İsrail saldırısında hem bacaklarını hem de oğluyla gelinini kaybeden Filistinli Hitam Hüseyin Abdullah İsa, yetim kalan iki küçük torununa tekerlekli sandalyede bakmaya çalışıyor.
Gazze’de savaşın en ağır yüzü, çoğu zaman enkazın altında kalan binalardan değil, ayakta kalmaya çalışan insanların sessiz mücadelesinden okunuyor. Filistinli Hitam Hüseyin Abdullah İsa’nın hikâyesi de tam olarak bu gerçeği hatırlatıyor: Bir saldırıda hem bacaklarını kaybeden hem de oğluyla gelinini yitiren bir nine, şimdi iki küçük torununa tutunarak yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
İsrail saldırısında ailesinin en yakın halkasını kaybeden İsa, bugün tekerlekli sandalyeye mahkûm halde çocukların bakımını üstlenmiş durumda. Yetim kalan iki torun için artık sadece bir büyükanne değil; aynı zamanda sığınak, koruyucu ve hayatta kalma çabalarının merkezindeki tek yetişkin. Bu tablo, Gazze’de savaşın yalnızca can kaybı değil, aile yapısının da nasıl dağıldığını gösteren acı bir örnek olarak öne çıkıyor.
Filistin’de yıllardır süren çatışmaların en yıkıcı sonucu, sivillerin gündelik hayatının tamamen altüst olması. Özellikle çocuklar ve yaşlılar, bu yıkımın en savunmasız kesimlerini oluşturuyor. Bir yanda fiziksel yaralanmalar ve kalıcı sakatlıklar, diğer yanda ebeveynlerini kaybeden çocukların bakım sorunu; savaşın insani maliyetini rakamların çok ötesine taşıyor. Hitam Hüseyin Abdullah İsa’nın yaşadıkları, bu maliyetin tek bir ailede nasıl yoğunlaştığını açık biçimde ortaya koyuyor.
Gazze’de sağlık hizmetlerine erişimin sınırlı olması, yaralıların tedavisini ve engelli bireylerin yaşamını daha da zorlaştırıyor. Tekerlekli sandalye, bu hikâyede yalnızca bir hareket aracı değil; aynı zamanda hayata tutunmanın, bağımsızlığın ve kırılganlığın sembolü haline geliyor. İsa’nın torunlarıyla kurduğu bağ ise, savaşın parçaladığı toplumda aile dayanışmasının hâlâ en güçlü direnç alanlarından biri olduğunu gösteriyor.
Bu tür hikâyeler, uluslararası kamuoyunda çoğu zaman istatistiklerin gölgesinde kalıyor. Ancak bir ninenin, iki yetim çocuğun sorumluluğunu sakat kalmış halde üstlenmesi; çatışmanın hukuki, ahlaki ve insani boyutunu yeniden tartışmaya açıyor. Sivillerin korunması, uluslararası insancıl hukukun temel ilkelerinden biri olmasına rağmen, Gazze’de yaşananlar bu ilkenin ne kadar ağır biçimde ihlal edildiği yönündeki endişeleri artırıyor.
Türkiye açısından bakıldığında bu haber, hem insani duyarlılık hem de bölgesel siyaset bakımından önem taşıyor. Türk kamuoyu, Filistin’deki sivil kayıplara uzun süredir güçlü tepki veriyor; benzer hikâyeler, Gazze’deki krizin soyut bir diplomasi başlığından ibaret olmadığını, doğrudan aileleri ve çocukları hedef alan bir insani felakete dönüştüğünü hatırlatıyor. Bu nedenle İsa’nın yaşadıkları, yalnızca bir bireysel dram değil, savaşın toplumsal hafızada bıraktığı derin yaranın da sembolü.
Gazze’de her yeni saldırı, geride yalnızca yıkılmış evler değil, bakım bekleyen çocuklar, yaralı yaşlılar ve parçalanmış aileler bırakıyor. Hitam Hüseyin Abdullah İsa’nın hikâyesi, savaşın en ağır sonucunun bazen bir ülkenin değil, bir ailenin omuzlarına çöken sessiz yük olduğunu gösteriyor. Ve bu yükü taşıyanların çoğu, tıpkı İsa gibi, hayatta kalmaktan başka seçeneği olmayan siviller.




