Gazze’de oksijen istasyonlarının devre dışı kalması, kuvözdeki bebekler başta olmak üzere hastanelerdeki tüm hastaların yaşamını tehdit ediyor. Kriz, sağlık sisteminin çöküşünü bir kez daha gözler önüne seriyor.
Gazze Şeridi’nde hastanelerin en temel ihtiyaçlarından biri olan oksijenin kesintiye uğraması, savaşın en ağır sonuçlarından birini yeniden görünür kıldı. Ateşkese rağmen saldırıların sürdüğü bölgede, özellikle Nasır Hastanesi’nde oksijen istasyonlarının hizmet dışı kalması, kuvözdeki bebekler için hayati bir tehlike oluşturuyor. Sağlık altyapısının kırılganlığı artık teknik bir sorun değil; doğrudan yaşam ve ölüm arasındaki çizgiye dönüşmüş durumda.
Gazze’deki hastaneler uzun süredir ilaç, elektrik, yakıt ve tıbbi ekipman eksikliğiyle mücadele ediyor. Oksijen ise bu zincirin en kritik halkalarından biri. Yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde, ameliyathanelerde ve solunum desteğine ihtiyaç duyan hastalarda oksijenin kesilmesi, birkaç dakika içinde geri dönüşü olmayan sonuçlar doğurabiliyor. Bu nedenle Nasır Hastanesi’ndeki istasyonların devre dışı kalması, yalnızca bir teknik arıza değil, tüm sağlık sistemini felce uğratan bir alarm niteliği taşıyor.
Haberin en sarsıcı yönü, krizin en savunmasız grubu hedef alması. Kuvözdeki bebekler, dış dünyaya en bağımlı yaşam biçimlerinden birine sahip. Solunum desteği olmadan hayatta kalmaları mümkün değil. Bu nedenle oksijen akışındaki en küçük aksama bile, sağlık çalışanlarının ifadesiyle “sessiz ve yavaş” bir ölüme kapı aralayabiliyor. Gazze’de savaşın çocuklar üzerindeki etkisi zaten yıkıcıyken, şimdi sağlık merkezlerinin çökmesi bu trajediyi daha da derinleştiriyor.
Nasır Hastanesi’nin Gazze’deki oksijen merkezlerinin ana kaynağı olarak anılması, sorunun yerel değil bölgesel bir boyuta sahip olduğunu da gösteriyor. Tek bir merkezin devre dışı kalması, birden fazla hastanede zincirleme etki yaratabiliyor. Bu durum, savaş koşullarında sağlık sistemlerinin nasıl merkezi bir kırılganlık taşıdığını ortaya koyuyor. Elektrik, yakıt ve lojistik hatlar zarar gördüğünde, hastaneler yalnızca tedavi yeri olmaktan çıkıp hayatta kalma mücadelesinin verildiği alanlara dönüşüyor.
İsrail’in ateşkese rağmen saldırılarını sürdürdüğü yönündeki bilgi, insani krizin siyasi ve hukuki boyutunu da gündeme taşıyor. Uluslararası hukukta sağlık tesisleri ve sivillerin korunması temel bir ilke olarak tanımlanırken, sahadaki tablo bu ilkenin ne kadar ağır biçimde ihlal edildiği tartışmasını yeniden alevlendiriyor. Gazze’deki sağlık çalışanları, bir yandan yaralıları kurtarmaya çalışırken diğer yandan sistemin en temel unsurlarını ayakta tutmaya uğraşıyor. Bu da sağlık hizmetini olağan bir kamu görevi olmaktan çıkarıp sürekli bir kriz yönetimine dönüştürüyor.
Türkiye açısından bakıldığında ise bu haber yalnızca uzak bir savaşın parçası değil; insani diplomasi, yardım koridorları ve uluslararası baskı mekanizmaları açısından doğrudan anlam taşıyor. Gazze’deki çocukların ve hastaların yaşadığı bu tablo, Türkiye kamuoyunda da güçlü bir vicdani karşılık buluyor. Aynı zamanda Ankara’nın insani yardım politikaları, sağlık diplomasisi ve bölgesel krizlerdeki arabuluculuk rolü açısından da önemini koruyor. Çünkü hastanelerde oksijen yoksa, savaşın dili artık askeri değil, bütünüyle insani bir felaketin dili oluyor.
Bu kriz, sadece bugünün değil, savaş sonrası dönemin de nasıl şekilleneceğine dair ciddi sorular doğuruyor. Bir toplumun en temel sağlık altyapısı çöktüğünde, yeniden inşa süreci yıllar alabiliyor. Gazze’de bugün yaşananlar, yarının kronik sağlık sorunlarını, çocuk ölümlerini ve uzun süreli travmaları da beraberinde getirebilir. Bu nedenle oksijen sıkıntısı, geçici bir teknik aksaklık değil; kuşaklar boyu etkisi sürebilecek bir yıkımın habercisi olarak okunmalı.




